19 Haziran 2013 Çarşamba

Genç yaşta aramızdan ayrılma stratejileri

Ve kız..

Evet evet yine o kız. Bir metro istasyonu ya da bekleme salonunda açmadı gözlerini. haftanın adını hatırlamadığı bir gününde gözlerini yatağında uzanırken açtı.

 Her ne kadar her gece burada uyuyor da olsa burada uyandığını pek hatırlamazdı. Hafızada minik boşluklar...

Nerede uyuduğu nerede yemek yediği ve hatta gerçekten yaşam sayılan zaman aralığında gerçekten nerede ne yaptığı kimin umurunda olabilirdi ki  kendi bile umursamazken.

Hayatında yolunda gitmeyen tek bir şey  bile yoktu - bazen bu bile dayanılmaz derecede sıkıcı olmasına yetiyordu-

 "üç dakikalık şarkıları bile bitiremeyen bana yıllardır tanıdığım insanlarla dolu bu hayatı yaşatıyorlar" diye düşündü

onu tanımayan biri... ya da onu tanıyan biri bile bu cümlenin gerçekten ne anlama geldiğini bilemezdi.

Sabahlar hep yeni günün başlangıcı olarak görülür.
 Herkesin dinç ve güne hazır başlaması beklenir belki ama yorgun uyanmıştı o bu sabah oturup kitap okumuş,
film izlemişti gündüz yapmak istemediği ne varsa geceye sığdırmış olmaktan gurur duyduğu zamanlar olurdu..
 Karanlığı korkutucu bulmadığı zamanlar olduğu gibi..

Bir şeyleri değiştirmek lazımdı

Eski haline getirmenin sadece onun elinde olacağı bir şeyleri değiştirmek

Yönetmek, değiştirmek, geliştirmek veya yok etmek..

 Kendinden başladı.

18 Haziran 2013 Salı

Sen festival filmleri çekersin ama..

En Çok satan kitaplar, gişe rekorları kıran filmler...
Tabi ki hayatım kızların mağaza kabinlerinde birbirleri hakkında amansız gerçekleri öğrendiği bir romantik komedi değil ama en çok ilgi gören filmlerin konusunu da biliyorum.

Söyle söyleyeyim sahibi olduğunuz projenin dikkat çekmesi için esas oğlanımızın hafif kaçık, zeki, ukala ve duygusal açıdan hasarlı olması gerekiyor ve esas kızımız da saf salak yaşça biraz daha küçük kaderin sillesini yemiş olmaktan baya bir uzak kendini bulduğu her hasarlı adamı düzeltmeye adamış sevimli bir şey olmalı.
Filmimizi ya da kitabımızı işte her neyse, söyle devam ettiriyoruz.

 Bu saf salak kızımız önceden bir sosyal hayatta "abı" akademik açıdan bir "usta" olarak gördüğü bu adamın - tamamen tesadüfi bir şekilde- karanlık bir tarafı olduğunu fark ediyor. Yanlışlıkla ona gelen mektubu mu açıyor, aniden telefonunu ofiste unuttuğunu fark edip geri döndüğünde adamı kapalı kapılar ardında ağlarken mi görüyor orasını bilmiyorum ama anlıyor iste bu adamda bir şeyler olduğunu.
İzleyicilerin zerre bir şey anlamadığı mahmur bakışlarla evine dönüyor
.
Sonra fırsatını bulduğu anda adamı savunuyor adam hala ukala ukala konuşuyor. Sonra arada bir esas oğlanın hayatına göz atıyoruz burada film iki yöne doğru akabilir, ya adam gerçekten bir pisliğin tekidir ki bunu anladığımız noktadan sonra filmin geri kalanında hayata pembe gözlüklerle bakan kızımızın göz yaşlarını izleriz ya da esas oğlanımızın bu alaycı tavrını altında süt dökmüş bir kedi vardır.

 Az biraz sosyopat çekilmez ve inatçı biridir kendisi. Bana sorarsanız her alanda yetenekli ve zeki olmanın bir dezavantajıdır bu. Biraz da yaşıyla alakalı olarak daha yavaş yaşamaktadır hayatı.



Bir işi vardır bir de vazgeçemeyeceği bir hobisi ki genelde müziktir bu.

 Evet ilk altmış dakika boyunca bu iki karakterin hayatlarından kesitler izliyoruz işte. Adamın yaşamının katlanılmazlığı yanında küçük kızın sararıp soluşuna da bir göz atıyoruz. yine burda karşımıza iki yol çıkıyor.

 Ya esas oğlan kızımızı fark edecek hayatının geri kalanına etrafa gülücükler dağıtarak, mutlu bir şekilde devam edecek ya da - ki bu daha muhtemel ve gerçekçi olacak-  Bu sefer esas oğlan alacak kızımızı karşısına ve kendisine bu ilginin gerçek nedenini anlatacak. Buradan sonra da kızımızın kendi hayatında ki boşlukları dolduruşunu izlerken baş rolün başından beri o olduğunu anlayıp şaşıracağız. Böyle olacak işte.

Hep böyle olur zaten..

Ama üzülmeyin bende bir gençlik filmi karakteri olsam esas oğlanın ortam meraklısı kardeşinin torbacısı olurdum herhalde.

16 Haziran 2013 Pazar

Bir sonbahar casusu


üstü kapalı kalple belgelendi ruh


bir atın gözyaşında sabahlar zehir;
şehzadenin cibinliğindeki suare kanama,
sarayda bir leylak örümcek öldürdü ferman.

seslenişleriydi dünyanın son tahta aynası;
doğrudan yüzüne çıkıldı gecenin,
ve berduş bir bıçaktan feyz aldı zulüm,
açtım attım göğsümü dar suyun ilk kavmine,
dizginlerime asıldı su
su, mahmuz vurdu celbime;

şehzadeyle çınarı sevişir bulur mu ölüm
uzayın gömüldüğü peygamber yangınlarında..
kendi gölgesini dansa kaldıran bir sonbahardı
çakmak çakmak yağmura dudak büken bir orkide
ıslak kente at üstünde giren meşhur bir orospu
tek hançer darbesiyle alaşağı edilebilecek
bir gökyüzü gibi bir sonbahar..
sonbahar, suçsuzluğumuzdan sorumluydu!

sararmış bir yaprağı makyaj aynasıymışcasına
elinde tutan o aşk,
serin rüzgârı far niyetine çalakalem
gözkapaklarına hoyratça vuran o aşk,
evet o aşk,
sonbaharın şakaklarına bir tabanca gibi
henüz dayanmamıştı!
hüsnüyusuflar, tül perdeler, chopin ve romans
kurukafalar, motorsikletler ve cam kasklar
adresler, telefon numaraları ve ölümüne yeminler
ölümüne atlar, ölümüne orospular ve ölümüne sonbahar
avuçlarımıza bırakılmış iskambil evler gibi
henüz yanmamıştı!
çocuktuk! gülün gözünde hâlâ çocuktuk!
yorgunduk! çağlayanlardan yukarı yüzen bir kuş
bulutların dekorasyonuyla ilgilenen bir tanrı
savaş meydanında karşı karşıya gelen kılıçlar
çığlıklar, haykırışlar, tomurcuklar
gibi yalnız, hür ve çocuktuk!
çocuk olmak, henüz yasaklanmamıştı!

aşağı sarkıp seyrettiğimiz yeryüzü
masum bakışlarımızdaki emekli gladyatörler
çoğalamadan incindiğimiz
isyan edemeden içimize kapandığımız
bir sardunyanın tırmandığı evi dövmesi gibi
yeşilin içinde maviyle sarının tartışması gibi
yokolan bir lisandan bize kalan o tek kelime: Aşk!
evet o aşk,
sonbaharın şakaklarına bir tabanca gibi
henüz dayanmamıştı!
Tabancanın soğuk nefesindeki o büyük korku
o büyük korkuyu halkın gözlerine mermi gibi süren aldatmaca
tarihin hiçbir zamanında böylesi uzun yaşanmamıştı!

Peki, şimdi senden bana kalanı nasıl taşırım
ölü bir askeri taşıyan bir başka ölü asker gibi!
Gecenin bacaklarını omzuma atıp
gecenin apışarasında karanlığın aklını .iker gibi!
Yok! Yok! Yok! Bu kadar korunmasızken ben
bu kadar delirmişken ben
bu kadar isyan edip ağlamayı
ağlamayı gülmenin çekirdeğinde kemiklerinden sıyırırken
Yok! Yok! Yok! Hakkın yok beni böyle bir delirmenin orta yerinde
mimarsız ve doktorsuz bırakmaya!
Aldatma mayanı, aldatma geldiğin uzay parçasından aklında kalanı!
İnsana doğru kaymaz hiçbir yıldız
İnsana doğru yükselmez hiçbir dağ
Bunların hepsi tanrının, çocukları peygamberleri kandırma yalanı!

Sopsoğuk bir kıştım ben, evet, somsoğuk bir kış!
Bir sonbahar casusu gibi girdin dudaklarımın arasındaki anlama!
Yaz oldum sana bütün soğukluğumla
Bütün damarlarımla sarıldım sana ve senden bana kalabilecek bütün tortuya

Beni sevmeye çalış! Benden sınıf geç! Benden kurtul mezun ol! 


Mezun ol ama
Beni lütfen anlama!

Çünkü ne dağım sevginin doğal düzgünlüğünde
ne de yıldızım senin aklında aşktan aldığı yapay ışıkla parıldayan!

Beni bir halk öpüyorsa âşığım
Beni bir devrim kucaklıyorsa sadığım sevdalıya! 

14 Haziran 2013 Cuma

Yazdan, tatilden, ondan bundan

Sanırım burayı baya boşlamışım. En son yazdığım yazıyı hatırlamayınca fark ettim. Bi mazeretim falan yok. Fazla yoğun bir hafta yaşıyor olmam dışında tabi.
 Sınavların ve hatta okulun olmaması beni pek etkilemiyor.

 Benim için yazın başlamasına en az iki hafta daha var gibi. Anlatacak hiçbir şeyim olmadığı için yaz planlarımdan bahsetmeyi düşünüyorum.
 Dün cebimde ki son on lirayla kağıt aldım kendime sırf yazın ufak tefek karalamalar yapmak için. Burda hiç bahsettim mi bilmiyorum ama üç ayrı günlük tutuyorum.

 Aslında pek günlük sayılmazlar çünkü  hiçbirine günü gününe yazmıyorum
. Biri bildiğimiz "sevgili günlük" çoğu zaman duygulara bile yer vermediğim - biraz paranoyakça belki ama hiçbir zaman o günlüklerin güvenli olduğunu düşünmedim.
 Herkes okusun diye bloga yazarım ama günlüğüme yazmam- sadece yıllar geçtikçe bazı şeyler hafızamdan silinmesin diye aldığım notlar diyebiliriz. Bir diğeri ise bunun ingilizce versiyonu.

Bunu yapıyor olmamın da mantıklı bir açıklaması var tabi. Şu alışıla gelmiş " anlıyorum ama konuşamıyorum" durumu yok bende. Anlıyorum, konuşuyorum, okuyorum ama bunları yaptığım kadar rahat yazamıyorum.


Sonuncusunu yılda  en fazla beş ay yazıyorum
. Dosyalanmış notlar aslında sadece yaz aylarını anlatan ama diğer ikisinden çok daha ayrıntılı olan kağıt parçaları. İşte bunlardan üçüncüsüne başladım.

Tüm Türkiye'yi gezme planım dahilinde gitmeyi planladığım üç şehir, alınacak kitaplar ve izlenecek filmler listeleri yapmakla uğraşıyorum.
Her sene yaz aylarını boş geçirmek istediğimi söylüyorum ama her seferinde bir şeyler çıkıyor. Bu yaz uğraşacak olduğum şeylerin hiç biri fazlalıkmış gibi gelmiyor

. Neden bilmiyorum ama bu sene neredeyse hiç kitap okumadım.
 Yıllardır beklediğim üçlemenin son kitabını rafta görüp almaya yeltenmedim bile. Bunun yanında izlemeyeceğim kadar çok dizi- film izledim.
 Bunları da dengelemem gerekiyordu.

 Koskoca üç ayı Ankara'da geçirmeyi düşünmüyorum tabi ki ama bir kaç nedenden ötürü deniz kum güneş üçlüsüyle buluşabilme ihtimalim de baya düşük.
Hedef kültür tatili anlayacağınız. Oysa benim mavi yolculuk hayallerim vardi..

 Ve deli gibi almak istediğim halde Ankara da bulamadığım - büyük ihtimalle Türkiye'de de bulamayacağım- iki albüm var
." Didn't it rain " ve" Let them talk" Bunları almak gibi de ütopik bir hayalim var.

Blogun son halini görmeden önce farklı bir temaya sahip bir blog daha açmak gibi bir düşüncem de vardı ama    fazla bir şey yapmadan deli gibi yorulduğum bu yıl bile tek blog beni bu kadar zorladıysa başka bir blogu kaldırabileceğimi hiç sanmıyorum -uzun bi süre yazmaya devam edip etmemekle ilgili düşündüm ki sizinde görebildiğiniz gibi pek bir şey yazamıyorum ve bunun tek sebebinin "mutlu" olmam olması da fazla ironik-     Sahipleriyle konuşmak istediğim bir kaç blog da okumaya başladım şu sıralar.

Hatta takip edilebilecek blog önerileri ile ilgili bir şeyler yazmayı da düşünüyorum. Böyle işte. İşe yarar hiçbir şey yapmayarak çok şey yapmaya çalışıyorum.

En zoru bu hafta sonu  olacak, şans dileyin.