28 Aralık 2013 Cumartesi

Beni de "ucube" say


Neden insanların bana inanmaya başladığı zamanlarla kendimden vazgeçtiğim zamanlar birbiriyle çakışıyor bilmiyorum. Son birkaç gündür hep aynı şeyleri düşünüyorum.

          Nasıl  yanlış  fikirler edinebiliyorum insanlar hakkında.. Önceden sadece kendime karşı bu kadar acımasız olduğumu zannediyordum. Hayır,her zaman geçmişten getirdikleri belirlemez insanın hislerini.
Çünkü böyle hissediyor olmak için hem çok hem hiç nedenim var.



        Eksiz,yetersiz,umutsuz ve umut dolu


     
       Herkesin kendini diğerlerinden ayrı bir yere koyduğu zamanlar olmuştur.
Ya ben iyiyken onlar kötüdür ya da ben herkesten daha kötüyümdür.

Neden bilmiyorum ama ben de ötekileştirdim kendimi. "Diğerlerinden" daha çok hissettiğimi düşündüm.


    Oysa belki de her şeyin açıklaması olanlar karşısında onlar kadar sağlam duramıyor oluşum kadar basitti.

     Çünkü "diğerleri" falan yok aslında..
Farklı yerlerden bakıldığında ve doğru insanların yanında olduğunda..

Belki de kendime yakın bulduğum her düşünceyi saçma bulan, saygı duyduğum her insanı aşağılayıp "ucube" saymayı  kendine görev edinmiş , önüne tümüyle kendimi anlatan satırlar koyduğumda okumaya "üşenen" insanlardan fazlasına ihtiyacım vardır.

16 Aralık 2013 Pazartesi

ben isterdim ki..

Ben istedim ki geldiğin gibi git. Benden duyduğun her dizeyi, her şarkıyı geride bırak.

  Hem yediremedim kendime boş onsanlarla bu ladar zaman kaybetmeyi,

  Hemde benden parçaların bana karşı duruyor olması sinirlendirdi beni. Senden önce benimdi o şairler,şiirler,şarkılar.. senden sonr d benim olmalıydı. Biraz bencillik  belki ama bir insan giderken yalnız kendimi götürebilmeli, onlar  yime bende kalmalıydı.

Biliyorum çünkü, benim gibi sevemeyeceksin hiçbirini,doğru düzgün hissedemeyeceksin.
Hepsini kendim öğrendim ben, hepsiyle teker teker ben tanıştım.
Şimdi sen bana bir selam bile vermezken beni ben yapan şeyleri kendi hayatının merkezıne koyamazsın.

 Hani demiştim ya  iyi insanları, güzel anıları hak etmiyorsun diye.. aynen öyle işte.

27 Kasım 2013 Çarşamba

Konuştukça anlıyorsun işte.





Konuştukça anlıyorsun işte. . Tanıdığını sandığın insanin düşündüğünden çok daha farklı bir insan olduğunu.. 
neler sakladigini, neler yaşadığını... sonradan anlıyorsun. . 

  Evet şaşırdım gözlerine baktigimda.
Acıyı tanırım ben. Yada tanıdım önceden. Oysa derin bir durgunluk var senin gözlerinde. Kabullenme belki.. 
İnsanın yaşadığı olağandışı acıların gündelik yaşamının bir parçası olması da fena. 

Daha da fenası sana zor gelen her anı hak ettiğini düşünmek. Kaçmak, saklanmak için bulduğun yollarin inanılmaz eleştiri yağmurlarına tutulması.  Herkes düştüğünde sana el uzanmış ama sen hepsini geri cevirmissin gibi gereksiz bir ötekileştirme. 

Düşmen için durmadan önüne engeller cikaranlar onlar değilmiş gibi. "Birey" olma hakkını elde etmek için uyman gereken kalibin tüm ayrıntılarını elleriyle oymamislar gibi.. 
  Acının saklanması gerektiği sorgulanmadan kabul görmüş en büyük yalan belki.
Hayır!  Bir şeyden, bir olaydan dolayı acı çekiyor olmak utanılacak bir sey değildir.

Aksine "insan"olmanin bir göstergesidir. Ruhumuzun önüne ördügumuz o kalin duvarın catlamaya başladığınin kanıtıdır. 

Evet belki eskisi kadar güçlü değilsindir, gücü saklanmak ile aynı sey olarak görüyorsan tabi, ama daha cok "sen" olmussundur. Engellere takılıp düşmek duyguları,davranislari ve hatta cümleleri önceden planlanmış bir bibloya donusmekten çok daha iyidir

27 Ağustos 2013 Salı

çok çok ama çok teşekkür ederim

fazlasıyla uzun bir aradan sonra yine buradayım. Bu sefer her zamankinden güzel bi  nedenim var buralardan uzak kalmak için.

Hayallerimden birini yaşıyor olmakla meşguldüm.
evet bir sene öncesine kadar İngilizce'nin sadece i'sini bilen ve pek fark edilmese de ciddi  öz güven problemleri yaşayan bloggerınız yine bir yıl önce can sıkıntısından oturup bir film izledi ve...

Evet o bir film izleyip hayatını değiştirmeye karar veren kızlardan biri de benim.
Durup dururken bi oyuncuya hayran oldum - ki bu kelimeden nefret ederim-

sonrasında adamı anlamak, kitaplarını okumak için falan dil kursuna gittim bunların hepsi parça parça da olsa blog da bahsettiğim şeyler

. Pek bahsetmemiş olsam da yurtdışında okumak gibi bir hayalim vardi. Fazlasıyla pahalı olduğundan ve bende meb bursu alamayacağım için bu hayali yurtdışi yaz kampı olarak değiştirdim.
Ve son iki haftamı ingiltere de geçirdim.

Hayatım boyunca yaşadığım en güzel iki hafta olduğunu söyleyebilirim. Daha önce uluslararası kamplara katılmıştım ama hayatım boyunca hiç
Uçağa binmemiş
yurtdışına çıkmamış
trenle Seyehat etmemiş
dönme dolaba binmemiş
ilginç yiyecekler denememiş
ilgimi çeken böyle güzel mekanlar gezmemiş
ve en önemlisi hiç bu kadar fazla ingilizce konuşmamıştım.

İngilizlerin kendisinden çok daha hızlı konuştuğunu söyleyerek gözümü korkutan öğretmenime çok teşekkür ediyorum fazla abartmış..

Bu seyahat tek başıma yapabileceğim şeylerin yanında ingilizce dışında bir yabancı dil öğrenemeyeceğimi de kesinleştirdi sanırım. Fransızca, Rusça ve Çince'den   birçok şey öğretilmeye çalışıldı -merhaba ve günaydın kelimeleri sadece- ve hiç biri aklımda değil...

Gezilen görülen yerlerin yanında beni heyecanlandıran şeylerden biri de kamp sonunda alacağım sertifika idi.
Türkiye de en son seviye sınavına girdiğimde - sonbaharın sonlarına doğruydu- seviyem B1'di.
Şimdi C1.

 Mutlu muyum ? Fazlasıyla. Bana böyle bir şeyi yaşama fırsatı sağlayan herkese
çok çok ama çok teşekkür ederim. Buna şimdiye kadar sahip olduğum tüm yabancı dil öğretmenlerim de dahil..
 
İlla birine "hayran" olacaksanız bu insan sizi peşinden İngiltere'ye sürükleyebilecek biri olsun.
Şimdiye kadar hiç Hugh Laurie'nin filmlerini izleyip şarkılarını dinlediğime pişman olmadım.

7 Temmuz 2013 Pazar

İşte bu yüzden

Merhabalar efendim. Bendeniz son iki haftadır hayatı ilginç bir hal almış sorumsuz bloggerınız
 Öyle ki dizilerden filmler den  ve kitaplardan bile sıkıldım...

Bende bilgisayarı telefonu ve kitapları bir süreliğine bırakmaya karar verdim ve bu bir haftanın sonunda kendimi dört mevsim yaz yaşanan "herhangi" bir ülkeye gitmek için para biriktirirken buldum.

Bunun öncesinde ilginç bir şekilde fırıncılık işlerine merak saldım. 
Denemediğim kek tarifi kalmadı. Yağsız kek bile yaptım.. Peynirliyi denerken kendime geldim anca.


Nedensiz bir şekilde iki gece üst üste uyuyamadım. Buraya dikkat. Uyuyup uyanmalardan, bozulmuş uyku düzeninden bahsetmiyorum. Bildiğiniz uyuyamadım iste oturup test bile çözdüm baktım olmuyor sabahın köründe kahvaltı hazırladım.. Sonra ki üç günü uyuyarak geçirdim tabi..

Fazla uzun süren yürüyüşlere başladım.. Ki bu küçük maceram da bileğimi burkup altı kilometre boyunca ağlayarak eve gelmemle son buldu.

İtalya'dan arkadaş edindim. ilginçti..
Birden bire  32-34 bedene düşmüş olmam beni bi hayli ürküttüğünden kilo almaya karar verdim. (tamam pek de "birden bire" olmadı ve şuan sadece "karar vermiş" bulunmaktayım)

Bunun dışında zamanımı Avrupa hakkında genel bi araştırma yaparak harcadım ( evet bunu gerçekten yaptım...) Trt belgesel dahil her belgesel kanalına göz attım -Şimdi bakıyorum da yapmadığım saçmalık kalmamış-

Bloggerı açmadan önce bbc radio dinlemeye başladım Eğer anlamamış olsaydım burda dünyanın en acıklı yazısını okuyor olacaktınız..
.Birde.. .alıştırma niyetine İzmir'e mi uçup gelsem acaba..



Ve şuan bu yazıyı beş dakika önce bana attığı mesaja "şimdi bakamam yazı yazıyorum" dediğimde "Aman Allah'ım çok mu mutsuzsun yoksa ?" cevabını veren EHB'ye adıyorum. Bu arada bu kısaltma bana seri katilleri hatırlatıyor...

19 Haziran 2013 Çarşamba

Genç yaşta aramızdan ayrılma stratejileri

Ve kız..

Evet evet yine o kız. Bir metro istasyonu ya da bekleme salonunda açmadı gözlerini. haftanın adını hatırlamadığı bir gününde gözlerini yatağında uzanırken açtı.

 Her ne kadar her gece burada uyuyor da olsa burada uyandığını pek hatırlamazdı. Hafızada minik boşluklar...

Nerede uyuduğu nerede yemek yediği ve hatta gerçekten yaşam sayılan zaman aralığında gerçekten nerede ne yaptığı kimin umurunda olabilirdi ki  kendi bile umursamazken.

Hayatında yolunda gitmeyen tek bir şey  bile yoktu - bazen bu bile dayanılmaz derecede sıkıcı olmasına yetiyordu-

 "üç dakikalık şarkıları bile bitiremeyen bana yıllardır tanıdığım insanlarla dolu bu hayatı yaşatıyorlar" diye düşündü

onu tanımayan biri... ya da onu tanıyan biri bile bu cümlenin gerçekten ne anlama geldiğini bilemezdi.

Sabahlar hep yeni günün başlangıcı olarak görülür.
 Herkesin dinç ve güne hazır başlaması beklenir belki ama yorgun uyanmıştı o bu sabah oturup kitap okumuş,
film izlemişti gündüz yapmak istemediği ne varsa geceye sığdırmış olmaktan gurur duyduğu zamanlar olurdu..
 Karanlığı korkutucu bulmadığı zamanlar olduğu gibi..

Bir şeyleri değiştirmek lazımdı

Eski haline getirmenin sadece onun elinde olacağı bir şeyleri değiştirmek

Yönetmek, değiştirmek, geliştirmek veya yok etmek..

 Kendinden başladı.

18 Haziran 2013 Salı

Sen festival filmleri çekersin ama..

En Çok satan kitaplar, gişe rekorları kıran filmler...
Tabi ki hayatım kızların mağaza kabinlerinde birbirleri hakkında amansız gerçekleri öğrendiği bir romantik komedi değil ama en çok ilgi gören filmlerin konusunu da biliyorum.

Söyle söyleyeyim sahibi olduğunuz projenin dikkat çekmesi için esas oğlanımızın hafif kaçık, zeki, ukala ve duygusal açıdan hasarlı olması gerekiyor ve esas kızımız da saf salak yaşça biraz daha küçük kaderin sillesini yemiş olmaktan baya bir uzak kendini bulduğu her hasarlı adamı düzeltmeye adamış sevimli bir şey olmalı.
Filmimizi ya da kitabımızı işte her neyse, söyle devam ettiriyoruz.

 Bu saf salak kızımız önceden bir sosyal hayatta "abı" akademik açıdan bir "usta" olarak gördüğü bu adamın - tamamen tesadüfi bir şekilde- karanlık bir tarafı olduğunu fark ediyor. Yanlışlıkla ona gelen mektubu mu açıyor, aniden telefonunu ofiste unuttuğunu fark edip geri döndüğünde adamı kapalı kapılar ardında ağlarken mi görüyor orasını bilmiyorum ama anlıyor iste bu adamda bir şeyler olduğunu.
İzleyicilerin zerre bir şey anlamadığı mahmur bakışlarla evine dönüyor
.
Sonra fırsatını bulduğu anda adamı savunuyor adam hala ukala ukala konuşuyor. Sonra arada bir esas oğlanın hayatına göz atıyoruz burada film iki yöne doğru akabilir, ya adam gerçekten bir pisliğin tekidir ki bunu anladığımız noktadan sonra filmin geri kalanında hayata pembe gözlüklerle bakan kızımızın göz yaşlarını izleriz ya da esas oğlanımızın bu alaycı tavrını altında süt dökmüş bir kedi vardır.

 Az biraz sosyopat çekilmez ve inatçı biridir kendisi. Bana sorarsanız her alanda yetenekli ve zeki olmanın bir dezavantajıdır bu. Biraz da yaşıyla alakalı olarak daha yavaş yaşamaktadır hayatı.



Bir işi vardır bir de vazgeçemeyeceği bir hobisi ki genelde müziktir bu.

 Evet ilk altmış dakika boyunca bu iki karakterin hayatlarından kesitler izliyoruz işte. Adamın yaşamının katlanılmazlığı yanında küçük kızın sararıp soluşuna da bir göz atıyoruz. yine burda karşımıza iki yol çıkıyor.

 Ya esas oğlan kızımızı fark edecek hayatının geri kalanına etrafa gülücükler dağıtarak, mutlu bir şekilde devam edecek ya da - ki bu daha muhtemel ve gerçekçi olacak-  Bu sefer esas oğlan alacak kızımızı karşısına ve kendisine bu ilginin gerçek nedenini anlatacak. Buradan sonra da kızımızın kendi hayatında ki boşlukları dolduruşunu izlerken baş rolün başından beri o olduğunu anlayıp şaşıracağız. Böyle olacak işte.

Hep böyle olur zaten..

Ama üzülmeyin bende bir gençlik filmi karakteri olsam esas oğlanın ortam meraklısı kardeşinin torbacısı olurdum herhalde.

16 Haziran 2013 Pazar

Bir sonbahar casusu


üstü kapalı kalple belgelendi ruh


bir atın gözyaşında sabahlar zehir;
şehzadenin cibinliğindeki suare kanama,
sarayda bir leylak örümcek öldürdü ferman.

seslenişleriydi dünyanın son tahta aynası;
doğrudan yüzüne çıkıldı gecenin,
ve berduş bir bıçaktan feyz aldı zulüm,
açtım attım göğsümü dar suyun ilk kavmine,
dizginlerime asıldı su
su, mahmuz vurdu celbime;

şehzadeyle çınarı sevişir bulur mu ölüm
uzayın gömüldüğü peygamber yangınlarında..
kendi gölgesini dansa kaldıran bir sonbahardı
çakmak çakmak yağmura dudak büken bir orkide
ıslak kente at üstünde giren meşhur bir orospu
tek hançer darbesiyle alaşağı edilebilecek
bir gökyüzü gibi bir sonbahar..
sonbahar, suçsuzluğumuzdan sorumluydu!

sararmış bir yaprağı makyaj aynasıymışcasına
elinde tutan o aşk,
serin rüzgârı far niyetine çalakalem
gözkapaklarına hoyratça vuran o aşk,
evet o aşk,
sonbaharın şakaklarına bir tabanca gibi
henüz dayanmamıştı!
hüsnüyusuflar, tül perdeler, chopin ve romans
kurukafalar, motorsikletler ve cam kasklar
adresler, telefon numaraları ve ölümüne yeminler
ölümüne atlar, ölümüne orospular ve ölümüne sonbahar
avuçlarımıza bırakılmış iskambil evler gibi
henüz yanmamıştı!
çocuktuk! gülün gözünde hâlâ çocuktuk!
yorgunduk! çağlayanlardan yukarı yüzen bir kuş
bulutların dekorasyonuyla ilgilenen bir tanrı
savaş meydanında karşı karşıya gelen kılıçlar
çığlıklar, haykırışlar, tomurcuklar
gibi yalnız, hür ve çocuktuk!
çocuk olmak, henüz yasaklanmamıştı!

aşağı sarkıp seyrettiğimiz yeryüzü
masum bakışlarımızdaki emekli gladyatörler
çoğalamadan incindiğimiz
isyan edemeden içimize kapandığımız
bir sardunyanın tırmandığı evi dövmesi gibi
yeşilin içinde maviyle sarının tartışması gibi
yokolan bir lisandan bize kalan o tek kelime: Aşk!
evet o aşk,
sonbaharın şakaklarına bir tabanca gibi
henüz dayanmamıştı!
Tabancanın soğuk nefesindeki o büyük korku
o büyük korkuyu halkın gözlerine mermi gibi süren aldatmaca
tarihin hiçbir zamanında böylesi uzun yaşanmamıştı!

Peki, şimdi senden bana kalanı nasıl taşırım
ölü bir askeri taşıyan bir başka ölü asker gibi!
Gecenin bacaklarını omzuma atıp
gecenin apışarasında karanlığın aklını .iker gibi!
Yok! Yok! Yok! Bu kadar korunmasızken ben
bu kadar delirmişken ben
bu kadar isyan edip ağlamayı
ağlamayı gülmenin çekirdeğinde kemiklerinden sıyırırken
Yok! Yok! Yok! Hakkın yok beni böyle bir delirmenin orta yerinde
mimarsız ve doktorsuz bırakmaya!
Aldatma mayanı, aldatma geldiğin uzay parçasından aklında kalanı!
İnsana doğru kaymaz hiçbir yıldız
İnsana doğru yükselmez hiçbir dağ
Bunların hepsi tanrının, çocukları peygamberleri kandırma yalanı!

Sopsoğuk bir kıştım ben, evet, somsoğuk bir kış!
Bir sonbahar casusu gibi girdin dudaklarımın arasındaki anlama!
Yaz oldum sana bütün soğukluğumla
Bütün damarlarımla sarıldım sana ve senden bana kalabilecek bütün tortuya

Beni sevmeye çalış! Benden sınıf geç! Benden kurtul mezun ol! 


Mezun ol ama
Beni lütfen anlama!

Çünkü ne dağım sevginin doğal düzgünlüğünde
ne de yıldızım senin aklında aşktan aldığı yapay ışıkla parıldayan!

Beni bir halk öpüyorsa âşığım
Beni bir devrim kucaklıyorsa sadığım sevdalıya! 

14 Haziran 2013 Cuma

Yazdan, tatilden, ondan bundan

Sanırım burayı baya boşlamışım. En son yazdığım yazıyı hatırlamayınca fark ettim. Bi mazeretim falan yok. Fazla yoğun bir hafta yaşıyor olmam dışında tabi.
 Sınavların ve hatta okulun olmaması beni pek etkilemiyor.

 Benim için yazın başlamasına en az iki hafta daha var gibi. Anlatacak hiçbir şeyim olmadığı için yaz planlarımdan bahsetmeyi düşünüyorum.
 Dün cebimde ki son on lirayla kağıt aldım kendime sırf yazın ufak tefek karalamalar yapmak için. Burda hiç bahsettim mi bilmiyorum ama üç ayrı günlük tutuyorum.

 Aslında pek günlük sayılmazlar çünkü  hiçbirine günü gününe yazmıyorum
. Biri bildiğimiz "sevgili günlük" çoğu zaman duygulara bile yer vermediğim - biraz paranoyakça belki ama hiçbir zaman o günlüklerin güvenli olduğunu düşünmedim.
 Herkes okusun diye bloga yazarım ama günlüğüme yazmam- sadece yıllar geçtikçe bazı şeyler hafızamdan silinmesin diye aldığım notlar diyebiliriz. Bir diğeri ise bunun ingilizce versiyonu.

Bunu yapıyor olmamın da mantıklı bir açıklaması var tabi. Şu alışıla gelmiş " anlıyorum ama konuşamıyorum" durumu yok bende. Anlıyorum, konuşuyorum, okuyorum ama bunları yaptığım kadar rahat yazamıyorum.


Sonuncusunu yılda  en fazla beş ay yazıyorum
. Dosyalanmış notlar aslında sadece yaz aylarını anlatan ama diğer ikisinden çok daha ayrıntılı olan kağıt parçaları. İşte bunlardan üçüncüsüne başladım.

Tüm Türkiye'yi gezme planım dahilinde gitmeyi planladığım üç şehir, alınacak kitaplar ve izlenecek filmler listeleri yapmakla uğraşıyorum.
Her sene yaz aylarını boş geçirmek istediğimi söylüyorum ama her seferinde bir şeyler çıkıyor. Bu yaz uğraşacak olduğum şeylerin hiç biri fazlalıkmış gibi gelmiyor

. Neden bilmiyorum ama bu sene neredeyse hiç kitap okumadım.
 Yıllardır beklediğim üçlemenin son kitabını rafta görüp almaya yeltenmedim bile. Bunun yanında izlemeyeceğim kadar çok dizi- film izledim.
 Bunları da dengelemem gerekiyordu.

 Koskoca üç ayı Ankara'da geçirmeyi düşünmüyorum tabi ki ama bir kaç nedenden ötürü deniz kum güneş üçlüsüyle buluşabilme ihtimalim de baya düşük.
Hedef kültür tatili anlayacağınız. Oysa benim mavi yolculuk hayallerim vardi..

 Ve deli gibi almak istediğim halde Ankara da bulamadığım - büyük ihtimalle Türkiye'de de bulamayacağım- iki albüm var
." Didn't it rain " ve" Let them talk" Bunları almak gibi de ütopik bir hayalim var.

Blogun son halini görmeden önce farklı bir temaya sahip bir blog daha açmak gibi bir düşüncem de vardı ama    fazla bir şey yapmadan deli gibi yorulduğum bu yıl bile tek blog beni bu kadar zorladıysa başka bir blogu kaldırabileceğimi hiç sanmıyorum -uzun bi süre yazmaya devam edip etmemekle ilgili düşündüm ki sizinde görebildiğiniz gibi pek bir şey yazamıyorum ve bunun tek sebebinin "mutlu" olmam olması da fazla ironik-     Sahipleriyle konuşmak istediğim bir kaç blog da okumaya başladım şu sıralar.

Hatta takip edilebilecek blog önerileri ile ilgili bir şeyler yazmayı da düşünüyorum. Böyle işte. İşe yarar hiçbir şey yapmayarak çok şey yapmaya çalışıyorum.

En zoru bu hafta sonu  olacak, şans dileyin.

17 Mayıs 2013 Cuma

Kan bağlar mı?

- Hayır hayır. Anlatamadım sanırım buna Her gün gazete aldığın adam işi bırakmış gibi. Aa gelmeyecek mı ? Tamam. Diyemezsin. "Gitti." Dedim.

-gitmiş iste. Hakkında konuşuyor olmam ayrıcalığını da yanında götürmüş. Sen ne söylememi bekliyordun? Gitmiş diye yas mı tutmamı mı?

-Sanki başka bir şey beklemem gerekiyormuş gibi konuşuyorsun. Kimin gittiğinin farkındasın değil mi? Onun sana, bana ve su koltukta oturan adama neler ifade ettiğini düşündün mü hiç?!

-Sesini yükseltme.. sizi bilmem ama bana pek bir şey ifade etmediği çok acık

-Sanırım buna nankörlük dışında bir şey diyemiyorum

-Asıl.. sana nasıl bu kadar çok şey ifade edebiliyor ben ona şaşırıyorum?  En son ne zaman oturup doğru düzgün konuştuğunuzu hatırlıyor musun ?

-Onun benim için yaptıklarını görmek konusunda senin kadar kör değilimdir belki?

-Kesinlikle! senin için yaptıkları.

- Gerçekten çok abartıyorsun.

- Üzülmüyorum ve hatta umursamıyorum, ne hissettiğime de karışamazsın ya.

- Tabi kimim ki, "kardeş" kelimesi sana en son ne zaman bir anlam ifade etti merak ediyorum. Oturup ağlamanı ya da dönmesi için ikna etmeye çalışmanı falan da beklemiyorum zaten. sadece biraz  endişeli görün lütfen. Benimle onu aramaya gelir misin?

-Birini sırf aramızda kan bağı var diye "sevmek" fikrini reddetmek beni gerçekten pisliğin teki mi yapıyor? Bence onu kendin arayabilirsin beni görünce sevinmeyeceğine eminim. 

"Hiçbir şey hakkında"

İnanların aklına "yeni bir hayat" deyince yeni hedefler, yeni insanlar falan gelir ben önceden belirlenmiş tüm hedeflerimi yıkıp, kariyer planımı yerle bir edip etmemek konusunda kararsız kaldığım için bu değişikliği görüntüm de yapıyorum.

Sanırım her şey ters gitmeye başladığında insanın yaptığı şey bu.
Her şey içinden çıkılamayacak kadar karmaşık haller almaya başlamışken hala bir şeyleri yönetip, değiştirebildiğimizi kendimize kanıtlama çabası. 
Hayır. Tabii ki kendimden çok umutlu değilim. Sadece biraz otorite boşluğu yaşıyorum sanırım. bir ay önce "senin için doğru olan bu." iken birden "hayat senin hayatın" oldu.

Belki hatırlarsınız. Sekiz ay falan önceydi sanırım. Hayatımı değiştirecek bir yıl istemiştim. İyi mi kötü mü bilmiyorum ama bu yılın diğerlerine benzemediği apaçık ortada...

"Gidişin bile güzeldi" gerçek bir vedaydı, söylemiştim ama  "aynı şehrin havasını bile soluyamayacağım adama yürekten teşekkür mü etmem gerek"  cümlesinin geçerliliğini yitireceği gelmemişti aklıma.

Gerçi birini sırf yürüdüğü yollarda yürüyecek, yaşadığı şehirde nefes alacak olduğum için heyecanlanacak kadar çok sevebileceğimi de düşünmemiştim.

 Ve tabi birinin bana yapamadığımı düşündüğüm şeyler için yol gösterebileceği hayatımı baştan aşağı değiştireceğini düşündüğüm iki haftayı yaşamama sebep olacağı da gelmemişti aklıma.

Yine ve tekrar tekrar teşekkür ederim ama veda yok bir daha.


"Bir kabahat mi gerçekten kendi dışında birine hayranlık beslemek?
Gerçekten kırıyorsun beni"

25 Nisan 2013 Perşembe

Yeni bir merhaba sayın bunu

Bu sefer kaç gün olduğunu bile saymadım.
Klavyeye dokunmadım. Bilgisayar görmedim bile. Simdi de telefondan yazıyorum zaten  artık ne kadar olursa. Özledim çünkü.

Her ne kadar bahar benim için yaz taklidi yapan kış günlerinden ibaret olsa da yazın yaklaştığı ve en azından Ankara'da güneşin iyice parladığı şu günlerde fazla mutluyum

. Güneşli günlere gergin uyanan insanların varlığını reddediyorum.

Havalar ısınmaya ve hayatım "neredeyse" düzene girdiğine göre -  ki çok da büyük dertlerim yoktu zaten- Uğraşıp  emek harcadıkça her şeyin gerçekleşebileceğine yakından şahit olmuş biri olarak bir şeyleri değiştirebilirim

. Aslında bu değişimi biraz da blog da başlatmak istiyorum. Geriye dönelim, Yayınladığım 192 kayıttan öncesine göz atalım biraz. Ben uzun zamandır öyleyim çünkü.


Kime kırıldıysam neye üzüldüysem geçti gitti artık. Son zamanlarda böyle uzun aralar verıyor olmamın nedenlerinden biri de bu aslında.
Nasıl başladıysam, insanlar beni nasıl tanıdıysa öyle devam edeyim istedim ama hislerim ve düşüncelerim değişeli çok oldu

. Tabi ki kurmaca şeylerde yazıyorum ve yazmaya da devam edicem ama bana uzak şeyleri hissetmeye çalışmaktan yoruldum. Bunu yeni bir "merhaba" sayın.


Çok yakında görüşmek üzere.  

7 Nisan 2013 Pazar

Ne kadar enteresan

Biraz fazla ara verdim sanırım yazmaya
Ne yaptım bu arada inanın ben de bilmiyorum.

Ben ne zaman "iyiyim" desem etrafımdakiler kötü oluyor, hayatımda önemli saydığım kararları yazı-tura ile verseydim daha tutarlı tepkiler alırdım.

Bir günde insanın hayattan beklediği şeyler tümüyle değişebilir mi?
Değişiyormuş.

Hadi gerekçi olalım biraz. Size şimdi "gitmeyeceğim" diyen bütün insanlar gedecek ve "bırakmam" dediğiniz insanları bırakacaksınız bir gün. Yapmam dediğiniz milyon tane hata yapacaksınız belki.

Hayatım boyunca hiç tam anlamıyla yalnız kalmamış olsam da bunun ürkütücü olmadığını düşünüyorum.
Hayır ütopik bir düşünce değil insanın duygularını kontrol edebilmesi.

Sormuştum ya size "bir düşünceye nasıl sahip olunur? " diye. Belki mutlu olmak için bulmamız gereken insanlar değil de peşinden koşmamız gereken düşünceler vardır.

Gereklerden bahsediyorsak eğer..
Aslında.. neredeyse kimse ne hissettiğinizle ilgilenmiyor ne kadar uğraşsanız da birinin aklında duygularınızla kalamazsınız. Ama düşüncelerinizle..

Dışarıdan bakıldığında "mükemmel" sayabileceğimiz birinden düşündükleri yüzünden soğuyabiliyorsak
Duyguların kontrol edilemez olduğunu da söyleyemeyiz.

Önceden ne hissettiğimi bilmediğim de, kafamın karışık olduğunu ve birçok şeyi aynı anda hissettiğim için böyle olduğunu düşünürdüm..
Şimdi düşünüyorum da.. Belki bir şey hissetmiyorumdur
Her ne kadar söylemekten nefret etsemde bu büyümek değil bu hissizleşmek bu hayattan soyutlamak kendini.


18 Mart 2013 Pazartesi

Gülemezsin de

Yalnızsın tabii, başından beri öyleydin.

Bak, insanların ruhunun önüne ördüğün duvarları öylece yıkıp geçmesini bekleyemezsin.

Hep ben mı söylemeliyim sana bunları ?!

Öyle kafana göre her şeyi de kutsal sayamazsın.

Surekli susarsak yaşayamaz hep pişman kalamazsın.

Ama sen..
Gülemezsin de..
Her seyden vazgeçmedin daha
Haketmedin

Gülmek, gulebilmek hakedilen bir seyse tabi.

Farkına varip kabullensen diyorum artık.
Ve

"Emir alma, emir verme.
Sat hatıralarını,antika seni ilgilendirmiyor bugün. Asla taklit etme.
Yerinde kullanılan şiddeti savun.
Kimseyle uyumlu olmak zorunda degilsin.

Cesur, özgür ve güçlüysen yenersin. Yalnizsan başarırsın. Aksi halde defol!"

İnkar et tüm sana öğretilenleri...

Hep ben mı söylemeliyim bunları sana?!

10 Mart 2013 Pazar

büyük bir eksen kayması

Daha kaç doğrumun yanlışlığına şahitlik etmem gerek acaba

Saymadım hatalarımı

Tek bildiğim güneşi gerçekten özlediğim
Ankara'dan rüzgarlarından, yağmurlarından yoruldum hatta savruldum baya baya
Gitsem özler dönerim yine biliyorum

Hayal kurmayı da bıraktım, fazla karışık fazla uçlarda hayallerim var
baktım olmuyor. Bıraktım bende. Elime kalem bile alamıyorum çok şey düşündüğümden ya da bir şey
 yaşamadığımdan değil " kelimelerin korkması" böyle bir şeymiş.
Bir ara uzun uzun anlatırım size. Hem uzun zaman olmuştu yazmayalı


Şu kadarını bilin şimdilik. doğru bildiğim ne varsa yanlış çıktı "büyük bir tesadüfe yenildim, büyük bir eksen kaymasıyla sihirbazın şapkasında sıkışıp kalan tavşan gibi"

Günün şarkısı Ezginin günlüğü- Gemi'dir bu arada dinleyin dinletin

9 Şubat 2013 Cumartesi

188

ne demiştim sana? bir düşünceden bahsetmiştim. Eğer hatırlıyorsan..
 Ah ne kadar salakmışım. Nasıl yüzeysel bakmışım her şeye .

Her şeyin tek bir insan etrafında dolaştığını sanmıştım sürekli basit bir düşünceden ötesi olmadığını kendime söyleyip durduğum halde. Sanırım bu sesinin kafamda yankılanmasını durduramazdı. Bedenler değişse de dinlemeye devam ettim belki sende - ya da siz de mi demem gerek?- kendimi bulduğumdandır.

Sence bu mümkün olabilir mi? Beni değiştirdiğini söyleyemem. Değişim hakkında ne düşündüğümü biliyorsun. Sadece yol göstermiş olabilir misin ? Dünyanın uzak yerlerinde birbirinden habersiz yankılanan iki düşünce sıradan birinin düşüncelerini değiştirebilir mi? yaptığın basit kelime oyunlarının ötesinde bir şey eminim.

Eminim duymussundur "insan kahramanıyla tanışmamalı"
Belki o kelimelerin sahibiyle hiç tanışmamalıyım.

ne demiştin "her şeyin sahip olduğun tek şeyi kaybetmekle alakalı olduğunu düşünüyorsun, ondan başka seni sen yapan hiçbir şey yokmuş gibi"

Söylemiştim. Belki bazı benzerlikler görebiliyorumdur.
Kesinlikle denemem gereken ne biliyor musun ? gerçekten yapabildiğimi düşündüğüm seyi yapmak.

Not: bırakın neden yazdığımı, ne zaman yazdığımı bile hatırlamıyorum. Yazamadım sadece.

29 Ocak 2013 Salı

hadi bakalım

Hep söylüyorum kendim hakınnda ne anlatırsam anlatıyım kayda değer  bulmuyorum yani ciddi ciddi bi itiraf beklemeyin benden.

En başta. Çoğu zaman blogger olmayı sevmiyorum. İnsanlarla düşüncelerimi paylaşmak için yollar ararken yapabildiğim tek şey olduğu için bunda karar kıldım ama bura dışında bir şey ifade etmiyorlar. Bir kağıda basıldığında kelime kargaşasından başka bir şey değil aslında.


Gelecek..
evet size de milyonlarca kez anlattığım gibi gelecekten deli gibi korkuyorum şu "yarın kimlerle tanışacağımı gelecek hafta nerede yaşayacağımı bilmiyorum" hikayeleri hiç heyecan verici  gelmiyor. Tarihi seviyorum çünkü ilerisini biliyorsun. Geçmiş gelecek kadar karanlık değil. Elimde olsa bir kaç kişiyi seçer başka bir yerde gayet basit bir hayat kurardım. Bazen.. gelecekten gerçekten umudumu kestiğimde "beş kuruş param, evim, işim ve hatta arkadaşlarım bile olmasa mutlu olabilir miyim?" diye soruyorum kendime. olurum ama olurum.


Yazdıklarım konusuna gelirsek.
Her yaşadığımı yazmıyorsam her yazdığımı da yaşamış olmam gerekmez mantığıyla ilerledim biraz
. Bazılarını sadece bazı tepkileri ölçmek hatta bazı cevaplar almak için yazdım.
 Amacıma da ulaştım aslında.Bi yerden sonra pek iyi hissettiren bir şey değil. Zaten şimdi kime yazıyorsun desen boşboş bakmaktan ötesini yapamam.
 
Neden yazdığımı bile bilmiyorum. İyi geliyor bazen. Birilerinin okuyup okumadığından emin bile olmadan bazen sadece ne düşündüğümü netleştirmek için yazıyorum. Ama "gidişin bile güzeldi" gerçek bi vedaydı. "Öyle bir şey" gerçekten otobüs durağında yazıldı ve "yeni bir gün olsun mu bu gün" gerçekten umutla doluydu.




Ha birde..

Televizyon sektörü çöksün ama bazı diziler internet yayınını kesmesin
Güzel diziler elli sezon yapsın 
Candan Erçetin  ölene kadar şarkı söylesin 
Küçük İskender sürekli şiir yazsın 
ve Huhg Laurie hiç ölmesin istiyorum 

23 Ocak 2013 Çarşamba

savruluşta

Şimdi ne olacak peki?
Kiminle nereye gitmek gerek, nelerin peşinden sürüklenmek?
Ne kadar hızlı koşabilirsin ?

Ah  hadi dürüst ol biraz. Sadece bu seferlik.  Baksana arkana.  Ne kadar zor olabilir ki? Sanki gittiğin yerde de aynıları olmayacakmış gibi sanki geçmişin ile geleceğin arasında bir uçurum varmış gibi.
Sana bir sır vermemi ister misin ?

 Buna yaşamak diyorlar işte. Evet farkındayım pek ilgini çekmiyor. Biraz fazla sıradan sanki ama bu kadar.

Saçmalayıp durma karşımda! bıkmadın mı bu umutsuzluk oyunlarından. Mutsuzluk denen şey sana da sıkıcı gelmiyor mu?

Ne duyarsan duy asla yeterli gelmiyor biliyorum .

Ya da...
Gelebilir misin?

Belki kendini bile ciddiye alamayan birinin nereye gideceğini bilmeyen kelimelerinden daha iyi yol göstericiler bulabiliriz sana.

15 Ocak 2013 Salı

karanlıkta

                                                                                -1-



Biriktirdiği parayı otellere yatırmak gibi bir niyeti de yoktu zaten. Çantalarını alıp odasına gitti, kapıyı açtığında onu karşılayan üç pencereli aydınlık bir oda oldu. Büyük bir çalışma masası, gri bir dolap ve televizyon dışında pek bir şey yoktu odada.

 Belki duvar renklerinin bu denli canlı oluşu oraya "sıradan" demeyi biraz zorlaştırabilirdi. O eşyalarını yerleştirene kadar yağmur durmuş ama hava boğuculuğundan hiçbir şey kaybetmemişti, akşam olmuş pencereden görebildiği kadarıyla rüzgar şiddetlenmişti.

Kıyafetlerini değiştirdi, yüzünü yıkadı ve diş fırçasını eline aldığı anda bu gün hiçbir şey yemediğini hatırladı. Bu kısa bir süre aynaya şaşkın şaşkın bakmasına sebep olduysa da üzerinde durmadı. Dişlerini fırçaladı. Yatağa oturup bilgisayarını açtı.

 Bir süredir üzerinde uğraştığı dosyalardan birini açıp kısa düzeltmeler yaptıktan sonra kırmızı kaplı not defterini eline aldı. Sayfaları biraz karıştırdıktan sonra seçtiği bir kaç mail adresine dosyayı gönderdi. Cevap alması ne kadar zaman alırdı bilmiyordu, kısa sürmesini umarak sayfayı kapattı.

Bir süredir yazdığı siteye baktı, maillerini kontrol etti ve yeni bir şeyler yazmaya çalıştı. Fazla yorulmuştu ve birazda havadan olsa gerek pek iyimser olduğu söylenemezdi. Yinede o sayfayı boş bırakmak istemedi. Eskilerden bir yazıyı seçip  sayfa editörüne gönderdi.
Yağmurlu günlerin aksine günesin içini ısıttığı günlerde eline kalem almayı severdi. Önceleri yazıları aksatması sorun yaratmamış   olsa da  yazılarını arşivlemeyi tasarlamış ve bu tasarıyı kısa sürede hayata geçirmişti.

On dakika boyunca gelen kutusunun bulunduğu sayfayı yeniledi. Hiç bir değişiklik göremeyince ev ilanlarına göz atmaya karar verdi. Yaklaşık bir saat süren yüzeysel araştırması sonucunda not defterine iki telefon numarasından fazlasını yazamadı. Telefonunun alarmını kurdu. Daha sonra Fazla yorgun olduğuna karar verip alarm tarihini bir sonraki güne erteledi.

Yarın uzun zamandır yapması gerektiği bir dinlenme günü olacaktı. Umutla karışık yorgunlukla yatağa uzandı. Biraz kuşkulu da sayılabilirdi.
                                                                            -1-
                                                                            -2-

Onca yağmurdan sonra güneşli bir sabaha uyanmak her ne kadar şaşırtıcı ve hatta umut verici olsa da o bunu umursamadan huysuzlaşmayı seçti.Ayaklarını yere sürterek banyoya gitti. Aynada gördüğü suratının biraz ürkütücü olduğuna karar verdi. Bu gün yapması gereken bir şey olmadığını hatırladı. En azından önceden planladığı bir gün değildi -garip- daha da garip olanı içinde şu kapıdan çıkıp gitmek için bile bir istek olmamasıydı. Oysa severdi gitmeleri.

Belki bu sefer bi umut vardı.
Belki kalabilirdi.
-Nerede?-
Kalacak bir yeri bile yoktu artık.

Kaçıncı vazgeçişti bu? saymamıştı. Bu değişimlere verilecek en iyi ismin kaçış olduğundan da şüpheliydi.Kaçmak bir şeyleri geride bırakmak değil miydi? Dertlerden, sorumluluklardan kurtulma çabası da denebilirdi belki. Ama o hiç bir şeyi geride bırakmamış bırakamamıştı.-keşke..- kurtulmak istediği sorumlulukları da yoktu -olsaydı belki..-

Onun istediği farklıydı. Kaçmamış yalnızca sıkılmıştı.
Sıkılmak bile sıkıcı olabiliyordu bazen. Gelecek söz konusu olduğunda ortaya çıkan körlüğünün uykusuzluğuna sebep olduğu gecelerde çok düşünürdü.

 Ah ne çok istemişti bırakıp gitmeyi. Ama hiç öylesine kopamamıştı yaşamdan. Kimseye -kendine bile- söylememişti ama yaşamayı seviyordu. En azından bırakıp gidemeyecek kadar. İnsanlar ertesi günün hava durumundan, ardı arkası kesilmeyen zamlarda, çocuklarının geleceğinden ve belki hoşlarına giden bir kaş farklı şeylerden başka ne düşünürler gözlerini kapattıklarında?


Hiçbirinin onun ki kadar koyu bir karanlıkla başbaşa kaldığını sanmıyordu. Herkes " yaşamak" adını verdikleri bu karmaşanın içinde onlara ait olanı  ellerinde tutmak için böyle çabalarken nasıl oluyordu da cabucak vazgeçebiliyordu onu herhangi bir yere sabitleyen her şeyden.
                                                                               -2-

13 Ocak 2013 Pazar

şimdilik

sanırım geçen yaz sizlerle yazdığım hikayeleri paylaşmak istediğimden bahsetmiştim. Daha çok kağıtlara yazmayı tercih ettiğimden baya gecikmiş bir yazı olacak.
                                                                    -o-


Yağmurum sesi salonda ki televizyon sesini bastırırken evin arka kısmında ki odasında sakince eşyalarını topluyordu. Bunu yapmak için önünde bir hafta daha vardı aslında ama bu evde bir hafta daha kalma düşüncesi nefesinin daralmasına yetiyordu. Eve yaşanan herhangi bir şey yüzünden falan değil yalnızca sevmiyordu işte.
Kıyafetlerini koyduğu bavulun kapağını kapatıp kapının önüne sürükledi. Yatağın karşısında ki dolaptan not defterini alıp o günün tarihini not etti sonra da bu iş için aldığı küçük çantalara ıvır zıvırları doldurdu

.Odadan çıkmadan önce yatağın altında ki dosyaları, pasaportunu  ve uzun zamandır biriktirdiği bir miktar parayı aldı. Mutfaktaki bardak ve tabakları bir koliye koyup evin karşısında ki parka bırakmak üzere bavulunun yanına sürükledi. Su vanası kapalı, mutfak temiz, buz dolabı boştu

.en son salona gidip filimlerini önceden ayarladığı evrak çantasına koyup televizyonu kapattı
. Evden çıkmadan önce ev sahibini arayıp eşyaların evde kalmasının sorun yaratıp yaratmayacağını sordu. Bunu üçüncü kez yapıyordu ve üçüncü kez hayır cevabını aldı.
 Evde son bir tur attı. Ağır bavulu, taşınması güç kolisi ve büyük sırt çantasıyla dışarı çıkıp kapıyı kilitledi.

 Eşyalarının çok olmamasına ilk defa sevinebilirdi. Apartmandan çıkmadan şemsiyesini açtı. Hala yağmur yağıyordu. Sırt çantasını ve bavulunu apartmanda bırakarak parka doğru yürümeye başladı, hava gerçekten çok soğuktu.  Koliyi parktaki bir masanın üzerine bırakıp apartmana geri döndü.

 eşyalarını aldıktan sonra uzun ve seri adımlarla arabasına doğru yürüdü.Evin anahtarını sahibine teslim ettikten sonra karşısına çıkan  ilk otelde bir odaya taşındı. Pek küçük sayılamayacak bir oteldi ama küçük ya da büyük olmasının bir önemi yoktu.

 Burada iki haftadan fazla kalmayı düşünmüyordu.

                                                               -o-


2 Ocak 2013 Çarşamba

sesszilikten

Nefret ediyorum sesizlikten çünkü ben sustuğum zaman ya çok ağlıyacak oluyorum yada çok sevecek ve ben çok ağladığım zaman çözüm yolu kalmamış oluyor.Çok sevdiğim zaman da sevmekten ötesini yapamıyorum zaten. Bazen benim için  hiç bir şey yapmamış insanları seviyorum hatta yeni tanıştıklarımı. Önceden kızardım kendime yapma derdim, sevme! şimdi biraz daha farklı düşünüyorum eskisinden.
Yakın sayılabilecek bir zaman da "ne değil neden yaptığını düşün" demişti arkadaşım bile sayılamayacak biri.
Neden sever ki insan?  neden değer verir? yeni tanıştığı ya da kırk yıllık tanıdığı olmasının bir önemi var mıdır gerçekten?

Bizim bu sonu gelmeyen sorularımıza ve bitmek tükenmek bilmeyen düşüncelerimize rağmen kalbimizin birine değer verirken bu kadar düşündüğünü bunu bir neden sonucunda yaptığını hiç sanmıyorum.
Her şey susarken oluyor işte. Biri sizi susturduğun da kelimelerinizi düzene sokup düşüncelerinizin girdabından  kurtardığında oluyor her şey. ya o karışık dünyadan kurtulup yeni bir dünyanın kapılarını açıyorsunuz

kendinize ya da susup birinin gidişini izliyorsunuz öyle şeyler dinliyorsunuz ki onları sindirip cevap vermek dünyanın en zor işiymiş gibi geliyor yalnızlığı seçiyorsunuz bu sefer yine sessizlik kelimeler taşıyor bu sefer, konuşmak, bir şeyler üretmek, kendinizi birilerine anlatmak için can atıyorsunuz size susmak düşüyor sadece . Bu yüzden sessizliği hiç ama hiç sevmiyorum ben susan insan kızmıştır çünkü, sevmiştir,korkmuştur, üzülmüştür, yorgundur.

 ve bu yüzden susmayı da sevmem ben kim giderse gitsin ne kadar üzülürsem üzüleyim yine de söyleyecek bir kaç kelimem olmalı. İnsanlar susuyuyorsa mutluluktan susmalı ve o zamanda yüzünde basit ama yürekten bir gülümseme olmalı.