28 Eylül 2011 Çarşamba

Yoruldum, Susuyorum artık



İki saniye konuşmadan duramayan, devamlı anlatıcak bişeyleri olan
ben yaklaşık iki haftadır tek kelime etmiyorum. Yoruldum çünkü. Ve cezalandırıyorum kendimi. Yaptığım hataların cezasını susarak çekiyorum.

Aslına bakılırsa sabahları zaten çok konuşabilecek bir halde uyanmıyorum. Devamlı bir düşünme hali ve buna bağlı gittikce artan baş ağrısı.

 Uyuyamıyorum hatalarımı düşünmekten ilaç alıp yatıyorum bir haftadır. Bazıları "ne oldu?" diye soruyor. Hayır yansıttığımın aksine adam falan öldürmedim. Sadece küçük ama bir süreliğinede olsa her şeyi değiştiren bir hata.

Düzeltmenin yollarıda var tabi. Ama zaman gerek ve o zamana kadar beklemek, kendi sebep olduğum değişikliklere katlanmak zor geliyor. Gün içinde o kadar çok yıpranıyorum ki, çözüm için yapmam gerekenleri bile yapmaya gücüm kalmıyor. Hem sorulardan hemde hayatımdaki değişiklikler yordu beni susuyorum bende.

Sorulan soruların cevaplarından korktuğum da ,konuşucak gücüm kalmadığında susuyorum ben ve yazıyorum sadece. Şimdilerde onuda pek yapamıyorum ama yapmaya çalışıyorum gerçekten ama yazmaya başladığım anda uçup gidiyor aklımdan geçenler. Yazmak bile zor  geliyor şu sıralar.c

25 Eylül 2011 Pazar

Yine "aynı" gelmeye başladı hayat

Yine aynı gelmeye başladı hayat. Duvarlar üzerime geliyor daralıyorum.

 Hani bir önceki yazımda "boş geliyor hayat" demiştim ya. Hergün bir öncekinin aynıymış gibi, hep aynı şeyleri giyiyor aynı kişilerle aynı konular hakkında tartışıyor ve aynı şeyleri yapıyormuşum gibi geliyor şimdi.

Sanırım neden olduğunu biliyorum. Sık sık yaşadığım bir durum. Önce bir kalıp yaratıyorum kendime ve sonra "bu benim" diyorum oysa yok öyle bişey. Zaten değişken bir insanım belirli bi kalıp uyduramam kendime ama nedense yapıyorum işte.

Ve yarattığım o kalıpta uzunca bir süre yaşıyorum ( en fazla bir yıl) sonrasında yabancılaşıyorum kendime. Kendimle beraber hayatımı da değiştirdiğimden, boğuluyorum bir süre sonra. Birbirini tekrar eden olaylar dizisinin arasında kalıyorum.

Şimdi de böyle bir durumdayım işte. Bir yandan yarattığım kalıptan kurtulmaya çalışıyor bir yandan da hayatı anlamlı kalacak yeni uğraşlar bulmanın arayışı içerisindeyim.

Kendimden sıkıldığım gibi cevremden de çabuk sıkılırım ben.Bir iki ay sürekli bıkmadan aynı insanlarla iletişim kurabilirim ama sonrası felaket olur. Kırarım etrafımda kiler çünkü artık onlar basitleşmiştir benim için. Keşfedemedikden sonra istesemde çok yakın olamam kimseye.

Bu yüzden sürekli yenilik yapmak isterim ve yeni insanlarla tanışmak. Ve en azından bu sene için hayatımı, kendimi yada çevremi değiştirmek gibi bir olanağım olmadığından yeni insanlarla tanışmakda buldum çareyi.
Umarım çabuk sıkılmam onlardan.

Bazen değişimden bile bunaldığım oluyor. Ama gün içinde bile çok sık değişen biri olarak hep aynı olmayada dayanamam sanırım.

22 Eylül 2011 Perşembe

Beklemek

İki gündür bilgisayarın önüne geçip dakikalarca boş boş bakıyorum. Aslında birşeyler  yazmak istiyorum ama beynimin içi bomboş sanki. Tamam diyorum kendime demek ki yaşamam gerek birşeyler yazabilmem için ama bi bakıyorum etrafıma yaşadığım hayatta çok boş geliyor bana. İşte böyle saçma sapan bi ruh halindeyim işte. Kısa zaman da düzelmesini umuyorum ben de. Aslında yazdığım bir yazıyı kaybetmeseydim çok daha mutlu olabilirdim şu an. Beklemek lazım.

20 Eylül 2011 Salı

Basit ama güzel

Çok basit olmasına ramen güzel bir gündü çünkü arkadaşlarımın yanındaydım ve beni inciten şeyleri düşünmem gerekmiyordu onların yanındayken.Karşılaştığım ani tepkiler, üzerime atlayan insanlar ve hatta sınıfın içerisinde bir uçdan diğer uca fırlatılan silgiler bile ayrıbir sempatikti bu gün.

Ve bazılarını daha iyi tanımaya başladım sanırım.Neye nasıl tepkiler veriliceğini nelere sinirlenip nelerinse normal kalşılayıcağını biliyorum. Artık okulun "berbat" bir yer olduğunu düşünmüyorum. Bunca zaman bunu düşünmemin sebebi ne öğretmenler nede arkadaşlarımdı sadece ortam çok boş geliyordu bana. Herkes tekbaşınayken iyide birleşince zıvanadan çıkıyor hepsi. Bi saçmalıklar bir patırtı bir gürültü falan pek hoş  gelmiyordu bana.

Bu sene değişenin ben olduğunu hiç sanmıyorum sanırım diğerleri durulmuş biraz.

Sonuç olarak: artık okulla ilgili yıkılmaz ön yargılara sahip değilim. Belki orada katlanılabilir bir hal alabilir.
Tıpkı bu gün olduğu gibi mutlu olabilirim orda. Kötü şeyleri düşünmek zorunda değilim orda, basit ama güzel bir gündü.  Herşeyden öte MUTLUYDUM ben havada uçuşan balonlar kadar hafir ve özgürdüm.

KAFAYI YEMEK ÜZEREYİM!!

Sanırım birazdan çıldırıp yanımda oturan sevgili arkadaşımın saçını başını yolucam.

Allah aşkına uzun zamandır görmüyoruz birbirimiz insan bi "nasılsın?" der yook bu tam bir odun. Geldi yanıma kore aşağı kore yukarı.


Bide bunlar bitane de değil tam İKİ taneler. Çoook korkunç biride gelip benimlede konuşsun.

Neyse ben yolunu buldum kolundan tutup iki saf arkadası.

Ama,ya tüm sene böyle gecerse?!

17 Eylül 2011 Cumartesi

-Günlüğümden Notlar-

Evet çok mutluyum. Önceleri istediğim hayattan çok uzaktaydım. Şimdi de istediğim hayatı yaşamıyorda olsam ona yavaş yavaş da olsa yaklaştığımı hissediyorum. En basitinden Blog yazıyorum. Önceden hayalim olan şeyi yapıyor, Blog yazıyorum. Sanırım büyünek çok da kötü değilmiş.
Evet çok mutluyum.


                               

KURTULDUM

Şükürler olsun bir kuaför macerasının daha sonuna geldik. Beklediğim kadar berbat geçmedi ama tam bir felaketdi. Her zamankinin aksine tıklım tıklım dolu değildi neredeyse bir tek biz vardık ve adam benimle konuşmadı! evet konuşmadı! hatta kulak zarlarımı zorlayacak bir şekilde saçma sapan bir müzikle sadece işini yaptı.

Ama yan koltukta çalışan adam o kadar çok konuştu ki beynimin aktığını hissettim o an. Bir an benimlede konuşmaya çalıştı ama ben pek oaralı olmayınca o da pek yüzüme bakmadı zaten.

Benim saçımla uğraşan adama bir süre derin bir hayranlık duydum konuşmayan tek kuaför olduğu için ama tüm umutlarım son anda toz oldu. Adam ısrarla "fön çekelim" diyor ben de ısrarla " gerek yok hiç uğraşmayın" diyorum. Ama adam ısrarcı bir beş dakika aralıksız "fön çekelim" dedikten sonra yaptı istediğini.

Bende inadına çıkışda saçlarımı bağladım.
Neyseki bitti de kurtuldum.

biliyorum

Biliyorum bir çoğunuz yeni bir yazı var mı diye bakıyor ama aradığını bulamıyor. Daha öncesi için mazeretim vardı dersler falan filan. Şimdi içinse bir mazeretim yok elimden geldiğince yazmaya çalışıcam pek iyi değilim şu sıralar.

Uzın zamandır aklımda bu blog için bir mail adresi almak vardı ve sonunda bunu yaptım. Artık bana ulaşılmasını sağlayan bir mail adresim var kalemmavi@gmail.com  bana bu adres aracılığıyla ulaşabilirsiniz ki ben ulaşmanızı çok isterim. Birde on bir izleyisim olmuş.Beni İçinde bulunduğum saçma sapan pskolojik durumdan  kurtaran çok ama çok güzel bir hadise bu.

Bu artık daha fazla kişiye ulaşa bildiğim anlamına geliyor ve benimde en çok istediğim şeylerden biri zaten.
Hazır okul yada dersane yokken daha uzun yazmak isterdim ama kolumdan tutup zorla kuaföre sürüklüyorlar beni. Sevmiyorum işte o ortamı. Adam sadece işini yapsa lafım yok ama konuştukca konuşuyor. Susmuyor bir türlü. Bide "kuyor musun ?" diye soruyor. Allah aşkına göz var nizam var arkadaşım benim yaşımda olupda okumayan varmı?

Bir düşün ne olur. Tamam muhabbet kurmak, devamlı müşteriler edinmek istiyorsun ama aradığın ben değilim! hem o konuşmalarda hoşlanmam hemde bir gittiğim yere birdaha gitmem zaten.
Ama yok. Konuşuyorlar da konuşuyorlar sadece benimle de değil aynı zamanda başka müşterilerede laf yetiştiriyorlar aarada derede.

Ama en tahamül edemedim şey beni yarısı bitmiş yarısı bitmemiş saçma sapan bir saçla o koltukta bırakıp telefonla konuşmaya gitmesi işte o an çıldırıyorum.

Neyse  başka çarem yok gitmeliyim...

14 Eylül 2011 Çarşamba

Tek bir söz

Ağızdan çıkan tek bir söz ne kadar değiştirebilir seni? Yanlışlıkla yaptığın bir hata ne kadar etkileyebilir hayatını?

Fazlasına ihtimal vermiyor insan ama basit bir hata alt üst edebiliyor her şeyi birini kaybede biliyorsun mesela
Canın yanıyor. İnandıramıyorsun "yanlışlıkla" olduğuna. Birkere ağzından çıkmış çünkü. Okadar pişman oluyorsun ki "keşke" diyorsun "keşke söylemeseydim" çok geç oluyor ama çoktan söylemiş ve onu kaybetmiş oluyorsun.

O hatayı yapmak için geçerli bir sebebinde olsa, seni çok sinirlendirmiş hatta çok üzmüşde olsa o hata herşeyin suçlusu yapıyor seni.

Kaybediyorsun birilerini ve kayboluyorsun tek bir sözle.
O olmuyor hayatında onsuz bir yanın eksik yürümeye çalışıyorsun çok etkin bir rolü olmasada yaşamında suçlu    
hissediyorsun kendini.

Bazen ağzından "öylesine" çıkan tek bir söz çok şeye mal olabiliyor,olaylar elinde olmadan gelişiyor, Taşıman gereken,taşımaya çalıştığın yük artıyor. Altında kalıyorsun her şeyin. Altında kalıyorsun söylediğin tek bir sözün.

Üzülüyorsun. Olanları düzeltmeye çalışıyorsun arada kalıyorsun. Köşeye sıkışıyorsun. Etrafındakileri, kendini kaybediyorsun değişen hiç bir şey olmuyor ama.

O tek bir söz hayatını değiştiriyor başta pek ihtimal vermesede insan.

Beynimin uyuştuğunu hissediyorum, Başım dönüyor evet biliyorum iyi değilim ben

Evet evet biliyorum içinde bulunduğum koşullar ve durumda blog yazmam hatta bilgisayarın beş metre yakınından geçmem bile yanlış ama, dayanamadım işte. Hem keyfinden yazan biride değilim. Kendimi iyi hissetmediğim zamanlarda yazarım ben.

Ve şimdi düşünüyorum. Soruyorum kendime "nasıl yaptın bunu?" "Nasıl böyle bir hata yaptın?" kafamın içinde dönüp duruyor bu soru.Düşünüyorum düşünüyorum ama her şey çok anlamsız geliyor herşey yavaş yavaş değerini yitiriyor gözümde. Her eşya, her insan hepsinden, herşeyden nefret ediyorum şu an.

Sinirlerim bozuk bir ağlıyorum bir gülüyorum. Nedeni aşikar ama kendime bile söylemekten korkuyorum işte. Eve gitmek istemiyorum, birilerine neler olduğunu anlatmak okadar zor geliyorki en çok güvendiğim insanın karşısında bile tek laf edemiyorum.

Ağlıyorum sadece durmadan ağlıyorum.

Birilerinin yanında olmaktan daha zor geliyor ama yanlızlık.Hep aynı soruları soruyorum kendime.Hep kızıyorum.Beynimin uyuştuğunu hissediyorum, Başım dönüyor.

evet biliyorum iyi değilim ben. Bitsin istiyorum. Yaşamak öyle zor geliyor ki. Ama bitirmektende korkuyorum.

Evet biliyorum, iyi değilim ben...

13 Eylül 2011 Salı

söylemiştim

Daha öncede söylemiştim derslerin yoğunluğu nedeniyle sık sık yazamayacağımı aslında sadece bir gün aksattım ama içime der oldu işte. Bu gün için ikinci bir yazı yazarmıyım bilmiyorum aslında bunu yazmak için bile zor zaman buldum. Buna ramen blog güncel kalsında istiyorum. Eski telefonumu kullanmadığımdan telefonlada yazı gönderemiyeceğim artık yani büyük bir çıkmazdayım.

Hani burası bir derece de diğer blog a yaklaşık iki aydır bir şey yazmıyorum. Kötü hissettim kendimi bundan sonra birde ona yazmam lazım sonra ödevler sınav için tekrar falan filan sıradan basit bir gün olacak ama ben söylemiştim zamanım olmıycak yazamayabilirim demiştim.

11 Eylül 2011 Pazar

en sevilen

İnsanın " en" leri vardır hayatda: en sevdiği film, en sevdiğ kalem, en sevdiği kitap ve en sevdiği yemek gibi.
Benim hayatımdaysa bazen var bu  "en"ler.

Nedenini nasıl açıklayabilirim bilmiyorum.

Ama şunu deneyebilirim.

Şimdi kendininizi bir bşlukda hayal edin. sağınızda solunuzda hiç bir şey yok sadece siz varsınız ve hayatınızdaki her "en" bir tuğla. Zaman geçtikce etrafınıza tuğlalar koymaya ve kendinize duvarlar örmeye başlıyorsunuz.

Ben o tuğlalar arasında kalınca nefes alamıyorum ama boşlukda kalıncada üşüyorum.

Bu en ler ne derece gereklidir hayatda, gerekli olsa bile onlardan duvarlar örmek doğrumudur?

Nebiliyim?, hiç bilmiyorum.

İnsanın kesin sınırları olmamalı hayatda çünkü o sınırları aşınca doğru olmayanı yaptığını sanıp kendini büyük bir boşlukda buluyor.

iki kişi daha tanıdım

Giderek daha zevkli bir hal alıyor bu blog yazma işi. Burda yazmaya başladığım kısa sürede: yanliz hüzünlerimi değil sevinçleri de yazabileceğimi öğrendim, paylaştıkca değer kazandığını sonra.

Yanıldığım konular oldu uyarıldım,eleştirildim. Bazılarının kayatında küçük de olsa bir yer kazandım,iz bıraktım bazılarında.

Ama  her şeyden önemlisi iki insan tanıdım ben daha doğrusu tanıdığım iki insan biraz da olsa anlama  fırsatı yakaladım.Hani " düşüncelerini özgürce yazabilen iki blogger tanıdım" demiştim ya dört oldu o cesur insanların sayısı.

Ve vaz geçtim ben gitmekten " dayanamıyorum" demiştim. Hata yapmışım basit bir şeye kızıp çabuk karar vermişim meğer.

Hiçbir yere gitmiyorum ben.

10 Eylül 2011 Cumartesi

yaz dedin, yazdım

Bir arkadaşım yaklaşık iki gündür "beni yaz beni yaz" diyerek peşimde geziyor. Hani minicik bişey zaten uzaktan baksam ciddiye almam ama her şey göründüğü gibi olmuyorki: kız tam bir hiper aktif !

Gerçekten korkuyorum yani arada bir tekme tokat girişiyor bazen "gel annem buraya, özledim seni" diye şapur şupur öpüyor. Ne zaman nasıl karşılık vericeğini şaşırıyor insan.

Öpmeye gelirken tokat atıcam o olucak sonunda.

Her neyse özetle şirin görünen ama son derece tehlikeli olan biri kendisi.

Normal biri benden böyle birşey yapmamı isteseydi bu hayli zaman alırdı onu tanımak, gözlemlemek falan işte, ama bu manyak yazıyı bu güne istiyor. Hatta tehtid etti beni "yazmassan keserim" dedi.

El mahkum yazıyorum bende.Daha öncede bahsettiğim gibi biraz hareketli biri ne zaman ne yapıcağı hiç belli olmaz ama genelde hareketleri önceden planlanmışcasına  seri ve can yakıcıdır.

Uzaktan bakıldığında edinilen ilk izlenim çoğu zaman yanıltıcıdır.Siz ilk konuşmanızda karşınızda hanım hanımcık minik bir kız beklerken , Bir kızın bedenine hapsolmuş dolmuş şoförü bulabilirsiniz.

Sonra kendinize " tamam dış görünüş yanıltıcıdır olduğu gibi kabul etmek gerekir" dediğiniz anda karşınızda dünyanın en kibar insanını bulursunuz öylede dengesizdir işte.

Nerden oldu,nasıl oldu bilmiyorum ama bu kız benim annem ilan etmiş kendini. Atsan atılmaz satsan satılmaz bir durumdayım yani. Durup dururken karşıma çıkıyor "annemmm ben geldim kuzumm" gibi aşırıya kaçan davranışlarla sarılıyor.

Ciddi ciddi korkuyorum kendisinden. Bazan sarılırdıktan sonra dönüp yumruk atacakmış gibi bakış atıyor falan.

Neyse çok uzatmamak lazım uzun bir süre aynı ortamda bulunucağız neticede can sağlığımı güvenceye almak isterim.

Sonuç olarak bu minik insan dünyanın en kibar insanı ve en şeker annesidir. 

9 Eylül 2011 Cuma

Hangi miz kusursuz? Kimin hayatı eksiksiz ?

Hangimizin Hiçbir derdi yok yada hangimiz kusursuzuz bu hayatta? Hiç birimiz değilmi.
Ve hepimiz bunu bildiğimiz halde kıskanıyoruz başkalarını. Onların bir derdi yokmuş gibi geliyor bize.

Yada suçluyoruz herhangi birini neler yaşadığını neler hissederek o hataları yaptığını düşünmeden, onun yanında olma seçeneğini düşünmeden eleyip karşısında duruyoruz onun yapılabilece en kolay şeyi yapıp suçluyoruz onu.

Bir başka zaman da onunla aynı duruma düşebileceğimiz aklımıza gelmiyor hiç. Ama o durumda oluncada bize yapılanların yanlış olduğunu savunuyoruz. Haklı mıyız peki bunu yaparken ?

Hayır tabi ki önce bir başkasına arkamızı dönüyoruz sonra herkesden yardım bekliyoruz.
oysa hangimiz kusursuz ki?
Hepimizin kusurları,hangimizin hataları yok ki bu hayatta.

Ve tüm bunları bile bile neden bir başkasını suçlayıp, aşağlıyarak egosunu tatmin eder insanoğlu?

Bencillik değil midir bu?

Bencilliktir tabi.

8 Eylül 2011 Perşembe

Neler Öğrendim ?

Bu gün:

Blog yazmak için konu bulamayıp bunun için düşünen bir insanın varlığından haberdar oldum. Dahası bu insan yakınımdaymış. Birde harika şiir yazarmış bunu öğrendim.

Hala neden "mavi kalem" adıyla yazdığımı bilmeyenler varmış. Ben bunu bir blogda yazmıştım ama hangisi olduğu hakkında bir fikrimyok şimdi kimsenin günahını almıyım.
"Hangisi" yerine "hansi" yazabileceğimi öğrendim.


Neredeyse her gün bu bloga "bakalım neler yazmış" düşüncesiyle girip yazıların uzun olduğunu görünce okumaktan var geçebilecek birinin olduğunu fark ettim. Ki bu insanda yakınımdaymış.

Yoğun geçen üç günden sonra az ödev verilen bir akşam kendimi hiçbir işe yaramıyormuş gibi hissedebileceğimi öğrendim.

Bir günde beş yazı yazıp sadece ikisini yayınlayabileceğimi öğrendim.

Ayşe isminin Musa ismi ile karıştırılabiliceğini öğrendim.

Aynı gün hatta aynı saat içinde birbiri ile çelişen iki yazı yazabileceğimi birde utanmadan ikisinide ardarda yayınlayabileceğimi öğrendim (aklımın başıma geldiği bir anda ikisinide sildim)

Sırf saçma sapan konular üstünde fazla durup aile bireylerinin beynınde sıvılaşmaya neden olmıyım diye evdeki bir bilgisayara el koyabileceğimi, ve bir haftadır kimsenin bilgisayarın yokluğunu fark etmediğini öğrendim.


Ben blog yazarken telefon çalması üzerine farklı bir odaya geçtiğimde, kendine ütü yapıyormuş süsü veren annemin hangi konularda yazdığımı öğrenmek amacıyla hiç üşenmeden bilgisayarın yanına kadar gelebileceğini öğrendim.

Dersler başladığında bırak telefonla zaman geçirmeyi yorgunlukdan telefonumu almadan evden çıkabileceğimi öğrendim.

Metroda ödev yapılabileceğini ve ödevde yapamadığı soruları telefonla bana sorabilecek arkadaşlarımın olduğunu öğrendim.

miniminnacık bir düğmenin ne işe yaradığını bilmeyip ona basıncas düğmenin işlevinin bilgisayarı beklemeye almak olduğunu öğrendim.

Dün saat 23.30 da uyuyunca sabah 07.15 de kalkamadığımı öğrenmiştim.

Yarında bunu iyice pekiştirmiş olmak istemediğimden uyumam gerektiğini düşünüyorum.

Kim bu Musa ?. Nerede benim Ayşem?

Daha önce okuduğum ve beğendiğim bir blog geldi aklıma. Nerden gördüğümüde hatırlamayınca google- bloglardan arıyım dedim adı ayşe'nin minik beyniydi sanırım. Ben  ayşenın minik beyni diye aradım önce ama google ısrarla soruyor: bunumu demek istediniz: musa'nın minik beyni. Tamam bazen faydalı olabiliyor bu" bunu mu demek istediniz?" kısmı ama Ayşeyle Musayı karıştıra bilicek bir insanda değilim hani.
Tamam dedim "ayşenin minik beyni- googlespot" diye aradım çünkü blog googlespot ile oluşturulmuştu ama ne oldu? bu sefer de musanın minik beyni-googlespot mu demek istediniz diyor! hayır aradığımıda bulamıyorum bu arada zaten. Merak ettim birden bu musa'nın kim  olduğunu. Açtım baktım bir iki sayfaya büyük selcuklu devleti'nin yükselişi çıkıyor bir sayfada karşıma bir diğerinde hz.musa. Birde ebu musa varmış.
her şey iyi güzelde nerde benim ayşe'm? Minik beyni olan bir Musa mı var? Dahası ben Musa ismini "minik beyin" kelimeleriyle birlikte arayınca neden karşıma düşünürler hz. Musa falan çıkıyor?
Allah aşkına kim bu Musa?
Dahada önemlisi nerde benim Ayşem?

7 Eylül 2011 Çarşamba

Ayıp etmişim

Sanırım bir yıl önceydi İclal Aydınla tanışmam. İlk okuduğum şiiri "kulağıma yalan kaçmış" diye bir şeydi.  Şiiri tam hatırlamıyorum ama  verdiğim tepkiyi gayet net hatırlıyorum " böyle şiir mi olur? ne olmuş kulağına ? yalan mı kaçmış? kaşınıyormuy muş?" yani pek ciddiye almamıştım o zaman. hem şiir falan okuduğumda yoktu zaten öylesine açıp okumuştum  onu da.Ki şimdi geçen yıldan çok daha fazla şiir okurum. O şiir hala saçma geliyor bana.

Kulağımın içi kaşınıyor.... Felaket..... Önce azar azar başlıyor
kaşıntı,geceleri... Sonra artıyor.
Kaşımak da bir zor ki kulağın içini... Bir türlü geçmiyor. ''Ne yapsam
acaba?'' diyorum.
Günler geçtikçe daha da artıyor...... Doktora gitmeye karar
veriyorum.....Arkadaşlarıma soruyorum...
''Tanıdığınız iyi bir kulak burun boğazcı var mı?'' diye. ''N''oldu ki?''
diye soruyor arkadaşlarım.
''Kaşınıyor kulağım'' diyorum. ''Uyuyamıyorum geceleri, kulak
kaşınmasından!''
Bir doktorun adını söylüyor bir tanesi.... ''Çok iyi doktordur'' diyor.
''Kimsenin çözemediğini çözer, iyileştiremediğini iyileştirir.''
Gidiyorum doktora.
Gözlüklü, şirin bir amca... Elinde bir büyüteç, kulağıma bakıyor....
Şaşırıyorum önce. ''İçinde kaşıntı var'' diyorum.
''Öyle büyüteçle ne anlayacaksınız ki?''..........
''Yok'' diyor, ''Ben çoktan anladım ne olduğunu da, şimdi daha iyi
görmek için bakıyorum.''.........
''Nedir?'' diyorum doktora.

''Eski sözler kaçmış kulağınıza'' diyor....
''Nasıl yani?'' diyorum...... ''Kimin sözleri?''.....
''Bakacağız'' diyor....

Sonra bir alet çantasından kocaman, ucu ince, cımbıza benzer bir alet
çıkarıyor...
''Yan durun. Kıpırdamayın'' diyor bana.... Biraz irkiliyorum.
''Eski sözler'' diyorum, ''Ha?''................. Cımbızın ucu kulağıma
giriyor, canımı acıtmıyor nedense....
''Bir erkek sesi bu'' diyor.... Sanki bir uğultu duyuyorum.
Cımbızı çıkarıyor kulağımdan.
''Yalan kaçmış kulağınıza!'' diyor.... doktor
Yalana bakıyorum.
Küçücük bir şey gibi gözüküyor.
''Vay be!................ Günlerdir kulağımı kaşındıran bu muymuş?
Hangi yalan peki?'' diyorum.
''Durun, bekleyin'' diyor doktor. ''Dikkatli olmamız lazım. Tekrar
kulağınıza kaçabilir.
Önce şu deney tüpünün içine koyalım. Sonra serbest bırakırız.''
Yalanı tüpün içine koyuyor.... Kapağını da kapıyor tüpün.... Serbest
kalıyor yalan.
''Seni seviyorum''
diye cılız bir ses geliyor tüpün içinden......
''Yalanmış ha?'' diyorum.

Kulağım bile anlamış, kalbim hala anlamıyor....



tamam buydu işte şiir. Hala çok beğenmesem de bu şiiri ayıp etmişim o zamanlar İclal Aydın'a şimdi kendi sesinden "ne olacak halım" şiirini dinlerken çok daha iyi anlıyorum: ayıp etmişim.

Zaman yetmiyor

Yazmıyorum değil de yazamıyorum şu sıralar.Zaman yetmiyor .çünkü hayatım okul ve dersane arasında rutine bağlanmış olarak geçiyor ve önümüzdeki on ay da böyle devam edecekmiş gibi duruyor. Şu an için durumdan şikayetci değilm ama düşüncem zamanla değişicek eminim.az da olsa kendimi tanıyorum çünkü.Tahminen senenin ortalarına doğru " istemiyorum ben ya. bırak ne sınavıymış girmiycem ben o sınava. " diye cümleleri bir hayli çok kullanmaya başlıycam ve tam da o zamanlarda senenin başında kendim çalıştığımdan bir şey
diyemeyen ailem ve inanılmaz bir cevre baskısı devreye giricek.Tüm bunlar olurken sınav falan yine umrumda olmıycak benim."bunaldım" dan başka laf  etmiycem  bi süre. Böyle geçicek yaklaşık bir ayım.Sonra kavrıycam olayın ciddiyetini "ben ne yapmışım?" diye sorucam kendime ama her zaman ki gibi  geç kalmış olucam. Geri kalan zaman da çalışıcam ve...

Malesef geri kalanı hakkında bir fikrim yok "sınava giricem ve her şey çok güzel olacak" diyemiyorum ama öyle olmasını umuyorum.Sanırım farklı bir şeyler denemeliyim bu yıl.Senenin ortasında bile bunalmamı engelliycek çözümler bulmalıyım.Bu seneyi diğer senelerden farklı kılacak bişey.
Bir çok yazı okudum bunun hakkında hepsinde aynı şeyler yazıyor " programlı olun, not tutun, tekrar yapın, düzenli bir şekilde ödev yapın, dersi dinleyin" birbirini tekrar eden kalıplaşmış cümleler işte. Bunlar iyi güzel uygulanırsa başarı yakalanır ama benim aradığım bu değilki ben de planlı programlı ders çalışabilir ödevleri günü gününe yapabilir ve not tutabilirim ama bunları sıkılarak yaparım ve en fazla altı ay dayanırım buna

dolayısıyla bir işimede yaramaz.Daha farklı bir yolu olmalı bunun. Sakin "eğlenceli ders çalışma teknikleri" başlığı altında yazılmış sayfalarca yazılardan örnek vermeyin bana çünkü onlarıda okudum (evet yaz tatilimin yaklaşık iki haftasını bunları düşünerek harcadım) diğerlerinden tek farki "not tutun" yerine "renkli kağıtlara, renkli kalemlerle not tutun" yazması. Her şeyi renkli yapınca eğlenceli olmadığı gönül rahatlığıyla söyleyebilirim
Her kalemi ayrı renk de olan ve renkli kağıtlara not alan biriyim zaten.

Olay not almak olsa okul birincisi olmuştum zaten sorun sekiz saat dersden sonra yazdığın tüm notları üşenmeden altını çize çize çalışmak.Bırakın ders çalışmayı bunları yazarken bile yoruluyorum ben ama çalışacak mıyım? "evet" mecburum çünkü.Her neyse konu buralara nerden geldi ki? ben sadece her öğretim yılı gibi yoğun bir yıl olduğunu ve sık sık yazamayacağımı yazmaya gelmiştim.

(zaten yorgunluktan ölüyorum birde yazım yanlışlarına harf hatalarına anlatım bozukluklarına bakamam şimdi idare edin bi seferlik ve farkındayım çok harf hatası var)

6 Eylül 2011 Salı

ZORMUŞ

Zormuş bazen  dışarıda ağlamak. Sanıldığından çok daha zormuş.Çok büyük bir derdi olmalıymış insanın. Dışardakiler unrunda olmazmış o zaman.

Herkes görsün istermişsin gözlerinden süzülen her damlayı. Neler çektiğin anlaşılsın istermişsin.Sadece yaşadıkların değil yaşattıklarında bir damla olurmuş ve ağlarmışsın.Gözlerin şişene, ağlayamayacak duruma gelene kadar ağlarmışsın.

Zormuş dışarıda ağlamak.Aldığın her nefes keder olurmuş yüreğine. Yürümek zorlaşırmış ağlarken ve otururmuşsun sesizce bir kenara.

Yüzüne bile bakmadan önünden geçip giden,hızlı adımlarla bir yerlere yetişmeye çalışan her insan seni de ezmişcesine acırmış canın. Biri olsun istermişsin yanında ama korkarmışsın onu da incitmekten onada daha önceden yanında olanlara ve yanlarında olduklarında sana yaptıklarını yapmaktan

Ağlarken daha çok düşünürmüş insan sevdiklerini. Ve  bazılarını okadar çok severmiş ki sırf incitmemek için yanında olmak istemezmiş ona çok ihtiyacı varken bile.

Öyle sevilmek istermiş eylül ayının ılık  rüzgarı fırtına olurken teninde.Ağlarken tüm öfkeleri tüm pişmanlıkları tüm sevgileri tüm nefretleri bir şelale olup gözlerinden akarmış insanın.

Ama tüm nefretlerden,pişmanlıklardan çok sevgileri  acıtırmış canını.
Sevmek nefret etmekden daha zormuş çünkü. Çok daha büyük bir yüreğin olmalıymış hem sevginin içine sığabilmesi hemde o ellerinde kayıp giderken sana yetebilmesi için.

Birini kaybettiğinde ağlarmış insan ama kaybediceğini anladığında yada o korku yüreğini sardığında elleri, yüreği üşürmüş durduramazmış gözyaşlarını.

Değer verilen kişi bambaşka olurmuş insanın gözünde tanrı misali.
Çok severmiş onu hiç bir neden olmadan hemde. Yanlışlarına katlanamazmış, en çok ona kızarmış ama en çok da onu severmiş insan.

Zormuş dışarda ağlamak.Sanıldığından çok daha zormuş ve ertesi gün yapılacak olan düşüncelerini yok sayıp kimseye içine akan göz yaşlarını hissettirmeden devam etmekmiş yaşamaya malesef.

3 Eylül 2011 Cumartesi

kalan olmuyor

Arkadaşım diyorsun birine. Sonra ya o gidiyor yada sen arkana bile bakmadan. Sözler veriliyor sana tutulmadan çıkıyorlar o sözleri verenler hayatından, ya bir söz veriyorsun sen çekip gidiyorsun bu sefer. Bir omuz arıyorsun yaslanacak ama bir zaman sonra o da gidiyor değil arkasına yüzüne bile bakmadan.

Kalan olmuyor,ne arkanda nede yanında. Yalnızlık ağrıtıyor kalbini. Ama öyle bir ağı ki dinmek bilmiyor.

düşünüyorsun: "ben nerede yanlış yaptım?" diyorsun kendine.Oysa herkesin yanlışları olmuş. Düşününce,düşündükçe anlıyorsun.

Ve İlerledikçe hayat denen taşlı yolda çıplak ayaklarınla, öğreniyorsun aslında hep yalnız olduğunu. Birileri hayatına dahil oluyor. Birilerinin hayatına dahil oluyorsun ve bir zaman sonra yollarınız ayrılıyor.

Dönüp bakıyorsun arkana, geride bıraktıklarına sonra önüne bakıyorsun seni geride bırakanlara ve öğreniyorsun aslında hep yalnız olduğunu.

Taşlar ayaklarını kanatıyor, yaslanacak bir omuz bulamıyorsun ve yürümeye devam ediyorsun.

Öğreniyorsun...